Okul bahçeleri, çocukluğun en duru neşesine, koşup oynayan adımların telaşına ve dostluğun ilk tohumlarına ev sahipliği yapması gereken müşterek sığınaklarımızdı. Çalan her ders ziliyle birlikte koridorlara taşan o cıvıltı, dışarıdan bakan bir göz için hayatın en masum, en dokunulmamış tablosunu çizerdi. Oysa bugün aynı taş duvarların gölgesinde, herkesin koştuğu ama bazılarının yapayalnız kaldığı; gürültünün tam ortasında sağır edici bir sessizliğin ve giderek koyulaşan bir merhametsizliğin kol gezdiği karanlık kuytular var.
Son yıllarda dilimize pelesenk ettiğimiz akran zorbalığı kavramı, artık sıraların arasında yaşanan alelade bir çocukluk sürtüşmesi ya da masum bir şakalaşma kisvesiyle izah edilebilecek sınırları çoktan aştı. Taraflar arasındaki güç dengesizliğine dayanan, kasıtlı ve sistematik bir biçimde tekrarlanan o küçük düşürücü bakışlar, fısıltılı dışlamalar, eşyaya el koymalar ve siber linçler; bugün koridorlarda açık bir dehşete, zapt edilemeyen bir cinnet hâline evrilmiş durumda.
Gençliğimizin ruh ikliminde derin bir kuraklık yaşanıyor. Bir zamanlar masumiyetin timsali olan dimağlarda duygusuzluğun, hissizleşmenin ve başkasının ıstırabına karşı mutlak bir kayıtsızlığın kök saldığını dehşetle müşahede ediyoruz. Öyle ki bu duygusal aşınma artık yalnızca içe kapanmalarla, tırnak yemelerle ya da psikosomatik sancılarla sınırlı kalmıyor; doğrudan doğruya kanlı saldırılara, okul basmalara, öğretmenlere yönelen ölümcül şiddete ve sıraların arasında patlak veren akıl almaz cinnet sahnelerine dönüşüyor.
Daha dün Beşiktaş’ta bir okulda dersin ortasında bir kız çocuğunun sıra arkadaşına bıçakla saldırmasının yankısı dinmemişken; bugün Başakşehir’de bir imam hatip ortaokulunda yine bir kız öğrencinin eline geçirdiği bıçakla on üç arkadaşını birden yaralayabilmesi, hepimizin yüzüne inen ağır ve kanatıcı bir tokat olmalıdır. Mektebin manevi iklimi, okulun tabelası ya da semtin adı değişse de ortadaki fecaatin ortak paydası değişmiyor: Merhametini ve vicdani pusulasını kaybetmiş, kendi içindeki yangını ancak başkalarını yakarak söndürebileceğini sanan yaralı ve hırçın bir nesil manzarası.
Bu dehşet verici manzaraya bakarken şu yakıcı soruyu sormak zorundayız: Bir çocuk, bir başkasının varlığına kastetmeyi, eline bıçak alıp arkadaşlarını doğramayı ya da bir başka çocuğun ayakkabısına bakıp onun insanlık değerine paha biçmeyi nerede öğrenir?
Hangi sofrada servet meziyetin yerine geçirilmiş, hangi mecliste bir meslek hor görülmüş, hangi evin salonunda bir insanın yokluğu alay konusu edilmiştir? O sofradan kalkan çocuk okula gelir; evde duyduğu cümleleri harfi harfine tekrarlamasına lüzum yoktur. Bakışı yeter, yanına oturtmayışı yeter, elindeki son model telefonu bir üstünlük nişanesi gibi sallayıp arkadaşının mahcubiyetine sırıtışı yeter.
Ünlü bir akademisyenin, çocuklara miras kalan kibri tahlil ederken kullandığı o sarsıcı teşhis tam da bu noktada karşımıza dikiliyor: Vekâlet savaşları.
Bu ifade, bakışımızı okul bahçesinden alıp doğrudan evin içine, aile ocaklarımıza çevirir. Çocuklar üzerinden yürütülen örtük bir üstünlük mücadelesi… Büyüklerin hırslarını, itibar açlığını, sınıf öfkesini ve gizli küçümsemesini o minik omuzların taşıdığı tehlikeli bir vekâlet. Çocuğun eline en pahalı akıllı cihazları verirken zihnine başkasını ucuz görme hakkını da mı hediye ediyoruz? Bizim çocuğumuz diye başlayan gurur cümlesi, diğerlerinin çocukları diye devam eden bir kibre dönüştüğünde, şiddetin ilk tohumu zihinlere çoktan ekilmiştir. Henüz kimsenin eline bıçak tutuşturulmamıştır belki; fakat insanın haysiyeti hakkındaki o sakil ve sakat hüküm çoktan verilmiştir.
İşin en acı ve ironik tarafı ise bu yangının ortasında takındığımız o gerçeklerden uzak tavırdır. Bir yanda PISA gibi uluslararası sınavlarda elde edilen başarılarla, parlatılan istatistiklerle, yabancı dil dereceleriyle ve vitrin başarılarıyla övünüyoruz; diğer yanda aynı okulların sınıflarında çocukların birbirini bıçaklamasını, öğretmenlerin hayatını kaybetmesini çaresizce seyrediyoruz. Zekâyı ve bilişsel performansı kutsarken ruh terbiyesini, vicdanı ve kalbiselim bir inceliği bütünüyle ıskalıyoruz.
Olaylar patlak verdiğinde ise sahneye yine bildik refleksler çıkıyor: Sivil toplum kuruluşlarının meselenin sosyolojik, ahlaki ve ailevi köklerine inen derin araştırmalar yapmak yerine alelacele kaleme aldığı basmakalıp basın açıklamaları; eğitim seminerlerinde büyüyen başlıklar, kameralara verilen beylik demeçler ve birkaç gün sonra unutulup giden yapay duyarlılıklar… Seminer salonlarının konforlu kürsülerinde süslü kavramlar havada uçuşurken, hadisenin yakıcılığı ve çocuğun içindeki o dipsiz boşluk küçüldükçe küçülüyor.
Otuz yıllık bir eğitim tecrübesinin getirdiği mesuliyetle haykırmak gerekir ki; duyarlılık bir vitrin süsü, eğitim de salt kuru bir başarı karnesi değildir. Çocuğun yarası üzerinden nutuk atan herkes şu soruya samimiyetle cevap vermelidir: Yapılan bu açıklamalardan, alınan göstermelik tedbirlerden sonra o çocukların hayatında sahiden ne değişecek? Onların sessiz feryatlarını can kulağıyla dinleyen bir muallim, bir rehber olacak mı? Aileler, akşam sofralarındaki o kibirli ve ayrıştırıcı dili terk etme cesaretini gösterecek mi? Kurumlar, sırf marka değerimiz zedelenmesin kaygısıyla örtbas ettikleri örtük şiddetle yüzleşebilecek mi?
Eğer bu soruların ahlaki bir karşılığı yoksa güvenlik kameralarını çoğaltmak da okul kapılarına turnikeler koymak da bu cinneti durdurmaya yetmeyecektir. Zira sorun ellerdeki bıçakta değil; o bıçağı bir çocuğun eline tutuşturacak kadar körelmiş, sevgisiz bırakılmış ve büyüklere ait vekâlet savaşlarının cephanesi hâline getirilmiş yaralı vicdanlardadır.
Eğitim; evlada başarı merdivenlerini tırmanmayı öğretirken, gücün ve nefsin sınırlarını belletmek; hırsın değil merhametin safında durmayı aşılamak mecburiyetindedir. İyi bir karne, uluslararası bir diploma, parlak bir kariyer şüphesiz kıymetlidir; fakat insanı küçümsemeye, öfkeyi dizginlemeye ve arkadaşının haysiyetini korumaya yetmeyen bir başarı anlayışı, sadece diplomalı zorbalar ve ruhen çökmüş nesiller üretir.
Okul koridorlarında bir çocuğun diğerine neden hançer gibi baktığını, neden eline kesici aletler aldığını sorgularken; evlerimizde kimleri dille, tavırla ve kibirle doğradığımızı dürüstçe hatırlamak zorundayız. Çünkü hayat bölünmez bir bütündür; hangi sahnede yer alırsak alalım, evde gururla büyüttüğümüz o merhametsizliğin, okul bahçelerinde çocukların kanıyla ödenen ağır bir bedeli vardır.






